Kılıç yarası gibi...

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde başlayan 15 Temmuz askeri kalkışmasının medya ayağına ilişkin davada dün Ahmet Altan savunma yaptı. Aslında savunma değildi, Altan'ın yaptığı mistik romanındaki tarihsel kahramana dönüşmüş sanki.
Ahmet Altan eline kılıcını almış, üstüne çuvallanan kendisini derdest etmek isteyen gözü dönmüş saray uşaklarına salvolar sallıyor.

O benim gözümde "Kılıç Yarası Gibi" romanındaki Fuat Paşa karakteri bürünmüş şu anda. 15 Temmuz sonrası aleyhine yapılan jurnallerle kendini kodeste buldu. Oysa o askeri vesayete yıllarca direnmiş bu uğurda 400 davaya muhatap olmuş bir demokrasi Don Kişot'u. Kendi ifadesiyle Altan genlerinde yatan karakter yine yapılan zulümlere sessiz kalmamasını gerektirmişti.
    
Davanın ilk günü kardeşi Mehmet Altan kendine özgü üslubuyla savunma yaptı. Ama ben asıl finali Ahmet Altan'dan bekliyordum. Bu sefer de beni yanıltmadı. Söyledikleri kürsüde oturan heyetin suratına çarpıp oradan bağlı oldukları saraya uzanan bir kırbaçtı. Kimileri Sokrates'in savunmasına tarihi der ama Ahmet Altan hukuk tarihinde o çağı kapatıp yeni bir çağ başlattı.

''Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir. Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş."  

Evet bu sözler muhatabı olan ahlaklı bir hukukçunun harakiri yapmasına neden olacak ağırlıkta. Ancak yargılamayı yapanlar öyle bir halde ki üstlerine alınmıyorlar bile. 
Yoksa "....Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi." Sözleri yenilir yutulur cinsten değil.

Altan'ın iddianameyi yazan savcı Can Tuncay'a söylediklerine bugüne kadar bu topraklarda hiç bir savcı muhatap olmamıştır. Az bir itibarı, haysiyeti olan hiç vakit kaybetmeden istifa eder; 

"Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor. Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğünü rahatça kavrıyorsunuz."

"Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara 'yazılarını emirle yazdın' diyor. Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım."
  
Altan'ın savunması öylesine edebi öylesine etkili ki bunları anlatmak için aralara yazdığım cümleler sönük kalıyor. Bu savunmayı alın bir roman okur gibi okuyun derim. 35 yıllık bir devi bir talimat uğruna özgürlüğünden yoksun bırakanlar tarihe kendi yazdıklarıyla aşağılanmış olarak geçtiler. Uyuyan devi uyandırdılar. Muhtemelen bunlar Altan'ın bir sonraki eserinin konusu olacaklar ancak kötü karakterler ve figüranlar olarak.
Altan savunmasında bunun da işaretlerini veriyor; "Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum." 

Cesaret bulaşıcıdır. Ahmet Altan, her dönemin cesuru. Bu güne kadar bu davalarda hiç kimse kendilerini yargılayan zihniyete bu kadar sarih biçimde gerçekleri haykırmamıştı. Umarım bu savunma masum insanları silkelemiştir biraz. 
Zira bu zihniyet suçlu olduğunuzu hissettirerek amacına ulaşmaya çalışıyor...
Bu arada silkelenmeye çalışan birileri daha var, o da kılıç yarası yiyen yargı...

Ali Uyandıran
24 Haziran 2017 02:08
DİĞER HABERLER