'Bizim bu kadar büyük borçlulukla girdiğimiz bir kriz daha önce olmadı'

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak, Türkiye’nin bu kadar büyük bir borçlulukla girdiği bir krizin daha önce olmadığını söyledi.
Türk ekonomisine ilişkin euronews’in sorularını yanıtlayan Gürkaynak, “Merkez Bankası herhangi bir miktarda faiz artırabilir. Ama bunu sürekli bir şekilde, istediği sonucu alana kadar yapmaya kadir olduğuna eğer insanları ikna edemezse, sadece geçici bir etkisi olur. Bu konjonktürde, Türkiye’de daha sıkı para politikası elzem.” dedi.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının çok düştüğünü kaydeden Gürkaynak, bunda yabancı yatırımcının Türkiye’nin adalet sistemine olan güven kaybının etkili olduğuna dikkat çekti.

Euronews: İlk çeyrekte yüzde 7,4 olan büyüme rakamları ikinci çeyrekte 5,2'ye düştü, nasıl açıklıyorsunuz? Bu rakamların “hormonlu” olduğu eleştirileri de geldi. Büyüme rakamlarını değerlendirmelerinizle başlayalım. Üçüncü ve dördüncü çeyrekte ve sonraki zamanlar için öngörüleriniz nelerdir?

Prof Dr. Refet Gürkaynak: Burada sağlıklı bir büyüme olmadığını şuradan görüyoruz; büyüme rakamlarının kendi içeriklerine bakmadan önce, sağlıklı büyümenin başka birtakım göstergeleri var. Yani, eğer aklı başında bir şekilde, sürdürülebilir bir şekilde üretiminizi artırıyorsanız, o zaman bunu fiyat baskısı yaratmadan, ithalat patlaması yaratmadan vesaire yapıyorsunuz. Bizim durumumuzda bu büyümeyi yaratırken bir taraftan da enflasyonun iki basamağı kuvvetle geçtiğini, yüzde 20'ye yaslandığını, cari açığın çok yüksek bir düzeyde olduğunu ve beklediğimiz hızda da hâlâ düşüyor olmadığını görüyoruz. Onun için de bunun, sürdürülebilir, sağlıklı bir büyüme olmadığını zaten büyümenin kendi alt kalemlerine bakmadan anlayabiliyoruz. Ama baktığımız zaman da gördüğümüz önemli bir şey; bizim büyümede en çok görmek isteyeceğimiz, Türkiye gibi bir ülke için en önemli olan, makina teçhizat yatırımlarıyla, buradaki üretim kapasitemizi artırarak büyümediğimizi görüyoruz. Bu büyüme rakamlarını da tabii yeni öğrenmiş olmakla beraber bunlar eskinin rakamları. Yani bu yeni öğrendiğimiz büyüme rakamı nihayetinde Haziran ayında biten dönemin büyüme rakamları.

“Üçüncü çeyrek rakamlarıyla ‘Evet işler çok yavaşladı’ diyeceğiz”

Üçüncü çeyreğin bundan çok daha düşük olacağı aşikâr. Yani, üçüncü çeyrek içinde başlayan bir durgunluk var Türkiye'de. Durgunluğun gazeteci tanımı iki çeyrek arka arkaya negatif büyüme olmakla beraber, iktisadi tanımı bu değildir. Üretim kapasitesinin altına düşecek gibi yavaşlamaktır. Onun için muhtemelen, biz Türkiye'de bir durgunluğa girmiş olduğumuzu rakamlar açıklandığı zaman görüp, bu çeyreğe dönüp bakarak, "Evet, durgunluk gerçekten de aslında üçüncü çeyrekte başlamış" diyeceğiz. Bunu çok daha yüksek frekansta gördüğümüz sanayi üretimi gibi rakamlarda belli olan hızlı yavaşlamayla da anlıyoruz.

“Merkez Bankası artmakta olan enflasyona sistematik tepki veremiyor”

Euronews: Yine, enflasyon verileriyle ilgili de özellikle muhalefet kanadından bazı eleştiriler vardı bunların gerçekleri yansıtmadığına yönelik...

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Temelde şunu söyleyeyim; bu verilerin çarpıtıldığına dair bir inancım yok, böyle olduğunu düşünmüyorum. Böyle olduğunu düşünmek için bir neden de görmüyorum. Enflasyonun artıyor olmasının temel bir nedeni şu anda, Türkiye'de döviz kurunun çok hızlı bir şekilde yükseliyor olması, Merkez Bankası'nın artmakta olan enflasyona tepki verememesi ve bu nedenle enflasyon beklentilerinin de bozulması. Yani insanlar bir taraftan, döviz kurundan gelen maliyet baskısı yüzünden fiyat artırırken bir taraftan da "Zaten daha da artacak, bugünden fiyatımı artırırken iyice artırayım bari" diye artırıyorlar. Bunların ikisi de kitapta yazan, olacağını hep bildiğimiz şeyler.

Merkez Bankası'nın da kura tepki vermesini zaten, doğrudan kura aldırdığı için değil, enflasyonu hedeflediği ve kur böyle yükselince arkasından enflasyonun geleceğini bildiği için bekliyoruz. Merkez Bankamız işini serbestçe yapamıyor, görüyoruz böyle olduğunu. Ama bu TÜİK'in de işini yapmadığını söylemiyor bize.

“Yüzde 18 enflasyon kesinlikle düşük değil, dünyada böyle bir enflasyon kalmadı”

Enflasyon rakamları Türkiye'deki ortalama bir hane halkının ortalama bir aydaki harcaması üzerine hesaplanan bir endeks. Onun için de hiç kimseninkiyle tamamen uyuşmayacak zaten. Yani şu, insanlar fiyatı çok değişen mal ve hizmetleri tabii fark ediyorlar "Vay! Benzinin fiyatı ne biçim arttı!". Bu etkiliyor bizi. Ne bileyim işte mesela; "Vay! Soğan fiyatı ne biçim arttı."... Tamam ama yani sadece soğan yiyerek hayatınızı sürdürmüyorsanız eğer, o soğan fiyatlarının bu kadar artması sizin için enflasyonu aslında kategorik olarak bu kadar çok yükseltmiyor. Ha, enflasyon tabii artıyor. Yani, şunu söylemek çok abes; Türkiye'nin enflasyonu yüzde 18 olmuş; "düşük bu"... Ya, 18’in hiçbir yeri düşük değil yani dünyada böyle bir enflasyon kalmadı artık. Hani 90'larda bizim enflasyonumuz yüksekti, bütün gelişmekte olan ülkelerde enflasyon sorunu vardı. E, şimdi bir biz kaldık bir de Venezuela.

Euronews: Attığınız bir tweette “Sorun aslında iktisadi akla sahip, ne yapılması gerektiğini bilen bir kurumken saraya biatle faizi bağımsız olarak kullanamamasından, yeterince işe yaramadığı gibi bir taraftan da yan etkisi olan bu tür tali araçlar kullanmasından çıkıyor." diyorsunuz. Size göre, ‘Merkez Bankası tam bağımsızlığını sağlayabilseydi’ somut olarak nasıl bir politika izleyebilirdi? Ne farklı olabilirdi bugün?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Burada önemli olan şey, politika çerçevesinin kendisi. Yani yarın ne yapacak, dün ne yapmıştı değil. Merkez Bankası'nın şu fikri verebilir şekilde davranıyor olması: "Ya, bir dakika, şu memlekette olamayacak şeyler var, çünkü Merkez Bankası buna müsaade etmez, bunun olamayacağını bildiğim için böyle olabilirmiş gibi ben de davranmayayım." dedirtecek insanlara. Mesela; enflasyonun çift haneye yükselmesi... 6 olur, 7 olur belki 8 olur ama nasılsa, 10 olmasına Merkez Bankası müsaade etmeyecek, gerekirse Türkiye'de durgunluk yaratır; enflasyonun 10 olmasına müsaade etmez, onun için benim de fiyatlarımı 10 olabilirmiş gibi artırmama gerek yok dedirtmek iyi para politikası çerçevesi.

Veyahut da döviz kuru Türkiye'de birdenbire değer kaybederken, merkez bankası bunun arkasından gelecek olan enflasyonu gördüğü için, o döviz kuru şokuna tepki verir. Şimdi, Dolar 4'e çıktığı zaman tepkiyi vermiş olsaydınız, arkasından vermeniz gereken tepki çok daha az olacak ama vermezseniz eğer, o zaman kredibiliteniz gittikçe azalıyor. Sonra Merkez Bankası bir noktada çıkıyor; aşağı yukarı bu kelimelerle, "Cumhurbaşkanlığı izin verdi, onun için faiz artırıyoruz" diyor. Şimdi buna bakıyorsunuz; Merkez Bankası faiz artırdı ama bir daha gerekse artırabilir mi? Artırabileceğini düşündüremezseniz tekrar aynı döngü başlıyor.

“Karmakarışık para politikamız var, kimse ne işe yaradığını anlamıyor

Merkez Bankası herhangi bir miktarda faiz artırabilir. Ama bunu sürekli bir şekilde, istediği sonucu alana kadar yapmaya kadir olduğuna eğer insanları ikna edemezse, herhangi bir miktar faiz artışının sadece geçici bir etkisi olur. Bu konjonktürde, Türkiye’de daha sıkı para politikası elzem. Merkez bankamızın da bunun farkında olduğunu şuralardan biliyoruz; bir, bu insanları tanıyoruz, bunlar akıllı insanlar ve aslında ne olduğunu da biliyorlar. İki, merkez bankasının durmadan aslında faiz artırmış gibi sonuç verecek ama kendisinin “ben faiz artırmadım” diyebileceği işler yapmaya çalıştığını görüyoruz. Senelerdir bunu yapıyor. Bu bize diyor ki;

Merkez Bankası'nın kendisi, faiz artırması gerektiğinin farkında, kanununda yazan işi yapması gerektiğini bildiği halde, bağımsız bir kurum olarak yapacak bel kemiği olmadığı için bunu yapamıyor ve yapmıyor ama gereken iktisadi aklı haiz, ne yapılması gerektiğini bilen insanlar oldukları için de yapmaları gereken işi, işe yarayacak yöntemle, araçla yapmamakla beraber, bunun etrafından dolanacak, arka kapıdan faiz artırmış gibi etkisi olacak şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bunun sonucu da Türkiye'de karmakarışık bir para politikası çerçevesi olması. Kimsenin para politikasının ne iş yaptığını ne yapmaya çalıştığını ne yapabileceğini anlamıyor olması; dolayısıyla da para politikasının etkinliğinin azalması.

“Bizim bu kadar büyük borçlulukla girdiğimiz bir kriz daha önce olmadı”

Euronews: Türkiye'nin daha önce yaşadığı krizlerle bugünü kıyasladığınızda benzerlikler var mı? Bugünkü ekonomik olumsuz gelişmeleri yarın yazdığınızda nasıl niteler, neyin krizi olarak ifade edersiniz?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Çok temel bir düzeyde bütün krizler aynıdır. Hepsi borç krizi, Türkiye’de de başka yerde de. Bütün krizler borçluluktan çıkıyor. Bu anlamda bizimki de böyle. Farklar mesela şuralarda: Bizim bu kadar büyük bir borçlulukla girdiğimiz bir kriz daha önce olmadı. Yani 90'larda biz cari açığı en fazla milli gelirin yüzde üç buçuğu kadar açık verir hale getirebiliyorduk; halbuki şimdi yüzde 10'u gördük ve yüzde 6-7'lerde gezinir düzeydeyiz. Dolayısıyla çok daha büyük bir borçlulukla kriz yaşıyoruz. İkincisi, bunun nereye gitmiş olduğu; bu şekilde Amerikan usulü, gayrimenkul temelli, inşaat temelli krizi yaratmayı daha önce becerememiştik. Bu sefer çok uğraştık bunu yapmak için ama oldu sonunda.

Üçüncü ve en önemlisi; borcun kimde olduğu. Şimdiye kadarki krizlerimizin hepsi, devletin borçluluğu yüzünden çıkıyordu. Bu sefer özel sektör borçluluğundan krize giriyoruz. Bu, nihayetinde sorunun borç olduğunu değiştirmiyor, fakat çözümün nasıl olacağını değiştiriyor. Çünkü devlet borçluluğu yüzünden ortaya çıkan bir krizle uğraşmanın, şöyle bir kolaylığı var; devlet dediğiniz bir bilanço ve o bilançonun sorununu çözdüğünüz zaman sorunu çözmüş oluyorsunuz.

Bu seferki, borcun özel sektörden kaynaklandığı bir kriz. Şimdi buradaki mesele, öyle özel sektörden iki kişi, üç kişi, işte hepimiz bir odaya oturup bir karar aldık işi değil. Ne özel sektörden kimin borçlu olduğunu biliyoruz ve ne kadar borçlu olduğunu biliyoruz ne kimin biraz bir omuzla desteklense idare eder durumda olduğunu, kimin biraz desteklense o desteği de batıracağını biliyoruz.

Bunlar ayrı sorular, ayrı sorunlar ve bununla uğraşmayı biz öğrenmedik şimdiye kadar. Onun için de burada bir, tek bir karar alıcı, tek bir iktisadi birimle değil, binlerce şirketin işiyle uğraşmak gerekecek. O işin de nasıl yapılacağı çok belli değil. Bunun içine bankaların girmesi gerektiği çok aşikâr; çünkü şirketleri aslında bilenler, bankalar. Bu kredilere aracılık etmiş olanlar, vermiş olanlar. Ama sadece bankalar bununla uğraşsın derseniz o zaman o banka sermayelerini çok zedeleyecek, o zaman hakikaten daha önce hiç yaşamadığımız tür bir kriz yaşarız. Onun için de bir ucundan devlet buna girmek zorunda ama şu ana kadarki verilen tepki, devletin, sorunun bu olduğunu dahi anlamamış olduğunu gösteriyor. Onun için de buna yönelik yapılan hiçbir şey yok.

“Merkez Bankası’nın ‘Ben bağımsızım, kimseden icazet aramam, ne zaman ne gerekiyorsa onu yaparım’ demesi lazım”

Euronews: Sizin acil eylem planınız nedir? Uzun vadede ve kısa vadede?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Merkez Bankası çıkacak, faizi artıracak. İlk önce dövizin bu kadar yüksek bir düzeyde sabitlenmesi engellenecek. Bunu yaparken de diyecek ki; beklediğinizden fazla, gerektiğini bildiğiniz gibi artırıyorum ve bu kelimelerden sakınmayıp "Ben bağımsız Merkez Bankası’yım ve kimseden icazet aramadan, ne zaman gerekse bunu yapacağım. Türkiye'nin diğer işleri, diğer kurumların işleridir. Ben enflasyonu düşüreceğim, iki seneye enflasyonun, yüzde 5'lere doğru gelmiş olduğunu göreceksiniz".... Bu çok sıkı bir faiz artışı gerektiriyor fakat bunu güvenilir bir şekilde söylerse eğer, zaten enflasyonu düşürecek olan politikalar kuru da düşüreceği için, kur bugün çok hızlı bir şekilde düşecek. Ha, ama nereye düşecek; ne bileyim işler çok iyi gitse mesela 5’e düşecek. Bunu daha fazla düşürmenin çok fazla bir yolu olduğundan emin değilim.

Ama Merkez Bankası bunu yapsa dahi, şu anki sorunumuzun temelinde olan borçluluk bâki ve bunu Merkez Bankası'nın çözmesi mümkün değil. Merkez Bankası şirket borçlarıyla ilgili bir şey yapabilecek bir kurum değil. Onun için de önemli olan arkasından gelen orta vadeli program. O program en başında, büyük harflerle Türkiye'de bugün bir özel sektör, reel sektör borçluluğu sorunu vardır; bu sorunu çözmek için şu adımları atacağız diye başlayacak. Bankalara diyeceğiz ki; açın bakın ve korkusuz bir şekilde batacak olan şirketlerin hangileri olduğunu görün. Batacak olanlar bir an önce, düzenli bir şekilde kapanacaklar. Hani böyle "Aha o patladı, öbürü de battı, öbüründe felaket oldu."... Böyle değil. Bu iş olmak zorunda, ya düzenli bir şekilde, kontrollü bir şekilde olacak, ya da düzensiz, kontrolsüz patlayarak, çarpa çarpa olacak. Batacak olanların düzenli bir şekilde batmalarını, ödeyebildiklerince borçlarını bir an önce ödeyerek kapanmalarını sağlayacağız; batmak zorunda olmayanların batmamaları için bunlara destek vereceğiz. Arada, gol yemiş olan bankalara bir destek lazım mı, ne kadar destek vermek lazım, buna bakacağız. İşsiz kalan, fakirleşen insanların kamu desteğine ihtiyaçları olacak.

Bu verilen desteklerin maliye politikası yükünün ne kadar olduğunu göreceğiz; dolayısıyla, çok açıkça Türkiye'de kamu borcunun milli gelire oranı yükselecek; programın esas orta vadeli kısmı da o. Borçluluğu tekrar nasıl aşağı çekeceğimizi de göstereceğiz. Dolayısıyla da işte, hani artık daha saray yapmayacağız, daha uçak almayacağız, har vurup harman savurmayacağız. İktisadi anlamı olmayan, sadece gösteriş projesi olan işleri yapmayacağız. İşte şuradan, şuradan tasarruf edeceğiz. Buralardan da vergi toplayacağız; vergi almadığımız insanların gelir vergilerini artık toplar hale geleceğiz vesaire diyen bir program gerekiyor. Bu, şimdiki sorunumuzu çözer.

Bunun arkasından gelmesi gereken, yapısal iş de tabii, Türkiye'nin borç almadan, bu şekilde cari açık yaratmadan kendi içindeki gücüyle büyüyebilir hâle gelmesini sağlayacağız. Bunun olması için de memlekette makina teçhizat yatırımı olması gerekiyor. Beşerî sermayenin artması gerekiyor; iş gücüne katılımın artması gerekiyor. Dolayısıyla doğru düzgün bir eğitim politikası olacak, kadınların iş gücüne katılımını sağlayacak, işte kreş açmak, yol aydınlatması yapmak vesaire gibi şeyler yapılacak. Ve en önemlisi, Türkiye'ye yatırım yapan insan, kendisini Türkiye'ye bağlıyor; Türkiye, insanlarının kendisini bu ülkeye bağlamak istediği bir ülke olacak. Bir adalet sistemi olacak, demokratik bir ülke olacak, burası yaşanır gibi bir yer olacak.

Euronews: Bu bağlamda şunu da sormak istiyorum; Türkiye de yaşanan bu olumsuz ekonomik gelişmeleri hukukla ilişkisi bağlamında değerlendirirseniz neler söylersiniz?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Bunun iktisadi tarafından şunu söyleyebiliyorum: Şöyle şeyleri görüyoruz; Türkiye'de yatırımlar yıllardır düşük, doğrudan yabancı sermaye yatırımları çok düştü. Ve bu insanlara sorduğunuz zaman, niye yatırım yapmıyorsun, diye; size, ya işte Türkiye'de talep eksik, efendim, ne bileyim, faiz yüksek, fonlama maliyeti yüksek falan, böyle şeyler söylemiyorlar. Yabancı yatırımcı zaten kendisini Türkiye'den fonlamıyor. Ama hani standart cevapları: "Adalet sisteminiz anlaşılmaz, güvenilmez ve yavaş." Ve bu da git gide kötüye gidiyor.

Bunu da anlıyoruz tabii. Yani, bir yatırım yapıyoruz, üç ortak bir işe girdik, diyelim ki sorun çıktı. Ne olacak; adalet sistemi çözecek. Ama ortaklardan bir tanesi hükümete yakınsa, zaten o işten ne çıkacağı belli şu anda. Eh, böyle işte ben yatırım yapmak istiyor muyum, başıma bunun geleceğini düşünüyorsam? Tabii ki istemiyorum. Dolayısıyla yatırımcı kaçıyor.

Bu bağ çok, çok açık bir bağ. Türkiye'de yatırım yapacak olan insanlar, üretim yapacak olan insanlar, beşerî sermayesi yüksek olan insanlar; bu insanlar da memlekette şu anda durmamaya çalışıyorlar zaten, bunu da görüyoruz. Durmuyor olmalarının nedeni de, Türkiye'nin, bugün, bu insanlara aktif olarak kötü davranıyor olması. Bu insanlar, Gezi'de “biz bu memlekette insan gibi yaşamak istiyoruz, sokakta park olsun istiyoruz” falan dediler; yemedikleri dayak, gaz kalmadı. Sonra da sopa sırtlarından inmedi. Ondan sonra "Niye Türkiye'den beyin göçü var?"... Memleket böyle olduğu için var.

Euronews: Katar'la 15 Milyar Dolarlık bir anlaşma imzalandı. Bu tarz adımlar da bir çıkış yolu mu, ne kadar fayda sağlar?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Bu, sorunun üstüne para atmak sadece, sorunu çözerek değil, sadece üstüne para atarak idare etmek. Hani bir seçim daha idare ederiz... Bu şekilde çözemeyiz. Çünkü burada iki şey gerekiyor. Bir para gerekiyor ama bir de o parayla iş yapacak insan gerekiyor. Hani kafadan 15 Milyar Dolar gelse ki zannetmiyorum ve bunun geleceği haberinin de fazla bir işe yaramış olduğunu düşünmüyorum kurlara baktığınız zaman... Bir etki görmüyoruz. Ama hani gelse, bu şirket borçlarını rahatlatacak şekilde bir iktisat programı yoksa, ki yok, e o zaman bu para da yine geçmişte aldığımız borçlar gibi sadece borcu artırmaya gitmiş olacak. Onun için burada birinci iş, parayı getirmek değil, gelen paranın ne yapacağını gösteren planı yapmak.

Euronews: Bir yandan dünya Venezuela'nın krizine tanıklık ediyor. Türkiye böyle bir uçuruma kadar sürüklenir mi?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Allah korusun. Ben öyle olmasını beklemem. Türkiye'de şöyle bir şey var; Türkiye'yi yönetenler rant yaratıp bunu dağıtacaklarsa eğer, o kaynağı üretecek birilerinin de burada olması ve bu işe katılması gerekiyor. O insanlar da dayak yiyorlar mütemadiyen ama duruyorlar burada. Fakat, tabii işte Rusya veya Venezuela gibi yerlerde aslında bu tür insanlara ihtiyacınız yok, petrol satıyorsunuz oluyor. Ama ondan öte, ne kadar yerle bir olmuş olsa da Türkiye’nin alışkanlıkları, kurumları, bizim Venezuela'ya kadar gitmemize müsaade etmez diye düşünüyorum, ya da böyle umuyorum. Yani bundan daha önce akıl hâkim olur diye düşünüyorum.

Euronews: Dış basında da çok yankı bulmuştu; Hazine ve Maliye bakanlığına Berat Albayrak'ın getirilmesi... Bunun nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Türkiye zaten bir zamandır bir kişi tarafından yönetiliyor. Onun için de Hazine ve Maliye Bakanı’nın kim olduğunun o zaman da önemi yoktu şimdi de yok. Şimdi sadece öneminin olmadığını biz de açık açık açık gösteriyoruz, diyorlar. Tabii bu, piyasalara bir güven vermesi vesaire bakımından faydalı bir tercih olmadı. Öte yandan, uzun zamandır bakanlık yapan, bürokrat olarak atanan insanlar istisnaları olsa da zaten işe uygunlukları, özel meziyetleri nedeniyle değil, biatları nedeniyle, yakın oldukları için, siyasi kimlikleri nedeniyle bu görevlere getiriliyorlardı. Onun için de bunu görünce burada çok büyük bir sapma görmüş olduğumuzu düşünmüyorum.

Euronews: Kredi derecelendirme kuruluşlarının verdikleri not ve Türkiye'nin bunlara verdiği tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Bunlar tamamen ucuz inkarcılık. Bu notlar artarken, biz yatırım yapılabilir sınıfa girerken siyasi nedenlerle mi oluyordu bu? O zaman da siyasi değildi şimdi de değil. Bu kurumları ben çok beğenmem, yaptıkları işi iyi yaptıklarını düşünmüyorum. Ve fakat, siyasi nedenle iş yaptıklarını da düşünmüyorum. Gördüğümüz şey, gayet açık bir şekilde bu şirketlerin geriden geldikleri; Türkiye'nin yatırım yapılabilir düzeye çıkmış olduğu zaman geçti, daha önce olmuş olması gerekirdi. Fakat notlarının kırıldığı zaman da geçti. Onun da çok daha önce olmuş olması gerekirdi. Dolayısıyla geriden geliyorlar. Her şey kabak gibi ortaya çıktıktan sonra, ortalık birbirine girdikten sonra, "Ha, burada işler iyi gitmiyor" falan diyorlar. Ama baktığımız zaman, bizim görmediğimiz, bizim söylemediğimiz hiçbir şeyi de söylemiyorlar. Nihayetinde söyledikleri; bu memleket doğru düzgün idare edilmiyor, bir iktisat politikası yok, çok büyük borçluluk var, o borcu alanların canı yanacak, alanların canı yanınca verenlerin de canı yanacak. Tamam yani, burada anlaşılmayan, daha "Yok canım, böyle değil" falan diyeceğimiz hiçbir şey yok.

Euronews: Siz yakın vadede, söylediğiniz planlarla ilgili, yapılması gerekenlerle ilgili umutlu musunuz? Ne bekliyorsunuz?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Çok değilim. Ben yine idare edilmeye çalışılmasını bekliyorum. İki tane endişem var: Bir tanesi, burada aklı başında iktisat politikası yapacak olan kadroların çoğunu hükümet tasfiye etti zaten. Onun için de kim oturacak, düşünecek, anlayacak da aklı başında bir iktisat politikası ortaya çıkartacak, o çok belli değil. İkincisi, bu yapılsa bile her söylediğinden caymış, kendi kredibilitesi olmayan bir hükümetin çıkıp bunu söylemesi, yine çok yokuş yukarı bir iktisat politikası yapma yeri. Daha önce söylediğim de buydu; bu hükumet mütemadiyen "Döviz düşecek, dövizi alan, dövize yatırım yapan zarar edecek" dedi, her seferinde buna inanan zarar etti. Şimdi çıkıp, biz çok iyi iktisat politikası uygulayacağız, bunun sonucunda da şöyle şöyle olacak falan diye insanları ikna etmeniz gerekiyor. Öyle bir ikna kabiliyetleri olduğundan emin değilim. Yurtiçini de iknanın çok zor olacağını düşünüyorum yurtdışını da iknanın çok zor olacağını düşünüyorum.

Euronews: Her halükarda karanlık bir sonuca çıkıyor söylediğiniz tablo?

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: İçindeyiz onun şu anda, yaşıyoruz. Çıkıyor değil, çıktı. Elbette düzelecek fakat bizi buraya getiren politikalar ile değil.

(Röportaj yapıldığı esnada Merkez Bankası Para Politikası Kurulu(PPK) kararı henüz açıklanmamıştı)

Euronews Türkçe
18 Eylül 2018 20:38
DİĞER HABERLER